Kişi Merkezli Terapi / Birey merkezli terapi
Carl Rogers, dezavantajlı çocuklarla çalışan bir kurumda, bir anneyle görüşme yapar. Ebeveynliği konusunda nazikçe bazı uyarılarda bulunmaya çalışır; fakat kadın her türlü geri bildirimi reddeder, savunmaya geçer, kendini kapatır. Rogers, kadını ikna etmeye ya da yönlendirmeye çalışmanın işe yaramadığını fark eder ve iletişimi yavaşça sonlandırır.
Kadın tam odadan çıkarken birden durur ve Rogers’a sorar: “Yetişkinlere de yardım ediyor musunuz?”
Rogers “Evet” yanıtını verdiğinde, kadın o ana kadar dile getirmediği gerçek duygularını anlatmaya başlar. Kendi perspektifinden evliliğinde yaşadığı ciddi problemleri, yaşadığı duygusal çaresizliği paylaşır. Rogers, bu noktada bir şeyi çok net kavrar:
Terapide yönü belirlemesi gereken kişi terapist değil, danışandır.
İnsan, neye hazır olduğunu, ne zaman konuşacağını, neyle yüzleşebileceğini en iyi kendisi bilir.
Çalışmaya ilk başladığım yıllarda şu soruyu soruyordum kendime. “Bu insanı nasıl düzeltebilir, iyileştirebilir ya da değiştirebilirim?” Şimdi ise bu soruyu şu şekilde soruyorum. Bireyin kendi büyümesini gerçekleştirebilmek için kullanabileceği bir ilişkiyi nasıl bina ederim?” – Carl Rogers
Carl Rogers‘a göre danışan hayatının uzmanıdır. Terapist ise ona kaynaklarını keşfedebileceğini, kendi meselelerini gözden geçirebileceği, problemlerini kendisinin aşabileceğini görebileceği bir ortamı yaratmanın uzmanıdır. Bu anlayışa göre önemli olan psikoterapi teknikleri değil psikoterapist ve danışanı arasındaki ilişkidir.
Benim danışanım işini bilir.
Psikoterapi’de üç temel koşul
Çocukluğu bir çiftlikte geçmiş olan ve eğitim hayatına ilk olarak ziraat fakültesinde başlayan Carl Rogers’ın doğadan ilham aldığını söyleyebiliriz.
Rogers, evin bir köşesinde duran patateslerden bir örnek verir. Bu patatesleri karanlık bir ortama bırakırsanız ve uzun süre dokunmazsanız, bir süre sonra filizlenmeye başlarlar. Güneşe ulaşmak ister gibi uzarlar. Oysa bulundukları ortam topraksız, susuz ve karanlıktır — yani bir bitkinin büyüyebilmesi için uygun koşullara sahip değildir. Yine de o filizler, ellerinden geleni yaparak büyümeye çalışırlar.
Rogers’a göre bu, doğuştan sahip olduğumuz bir yetidir: büyüme güdüsü.
Nasıl ki bitkiler gelişebilmek için suya, toprağa ve güneşe ihtiyaç duyuyorsa, insanların da potansiyellerini gerçekleştirebilmeleri için koşulsuz sevgiye, empatik ve içten bir ortama ihtiyaçları vardır.
Carl Rogers’a göre, bir terapinin başarılı olabilmesi için terapistin bu değerlere gerçekten sahip olması gerekir. Üstelik, danışan da terapistin bu tutumlarının —az da olsa— farkında olmalıdır.
Kendini tanımamış ve kendini olduğu gibi kabul etmemiş bir terapistin, danışanının da kendisini kabul etmesine yardımcı olabilmesi mümkün değildir.
Empati (eşduyum), koşulsuz sevgi ve içtenlik… Dile kolay.
Terapide sağlanması gereken bu koşulları sıralamak oldukça basittir, açıklamak biraz daha zordur — ama gerçekten uygulayabilmek inanılmaz derecede zordur.
Uyum (congruence) nedir?
Terapistin “uyumlu” olması, ilişkide profesyonel rolünün arkasına saklanmaması ve herhangi bir maske takmamasıdır. Psikoloji bilgisini bir zırh gibi kullanarak, “uzman” sıfatıyla kendisini terapi sürecinde gizlememesi anlamına gelir.
Carl Rogers, binlerce saatlik terapi deneyiminden sonra bazı önemli farkındalıklara ulaştığını söyler:
-
Danışanın gelişim gösterebilmesi için terapistin sağlaması gereken en temel tutum, uyumdur.
-
Terapistin “olmadığı biri gibi davranması”nın, uzun vadede danışana hiçbir faydası yoktur.
Uyum geliştiren bir danışan, zihninden gelip geçen düşüncelerine, hislerine ve davranışlarına daha fazla hâkim olmaya başlar.
Uyum içinde olmayan bir terapist ise şunlara benzer davranışlar gösterebilir:
-
Gerçekte sinirli ya da kuşkulu hissettiği halde, dışarıya sakin ve memnunmuş gibi görünebilir.
-
Danışanın bir sorusunun cevabını bilmediği halde, biliyormuş gibi davranabilir.
-
İçinde öfke ya da kırgınlık hissederken, dışarıdan sevgi doluymuş gibi görünmeye çalışabilir.
Vaka Örneği
Rogers, birlikte çalıştığı terapistlerden birinin başından geçen bir olayı şöyle anlatır:
Terapist, seanslar arasındayken çocuğunun hastalandığına dair bir telefon alır. O günkü tüm danışanlarını iptal etmeye karar verir. Ancak danışanlardan biri uzun bir yoldan gelmiştir. “Sadece bu danışanımı göreyim, sonra hızla eve dönerim” diye düşünür. Fakat seans boyunca dikkati dağınıktır, odaklanmakta zorlanır. Sonunda, danışana içinde bulunduğu durumu açıklar ve özür diler. Danışan bu açıklamayla rahatlar: “Demek sizdiniz, ben de sorun benden kaynaklanıyor sanıyordum,” der.
Rogers’ın da vurguladığı gibi, bir terapistin uyumlu olabilmesi için önce kendisini çok iyi tanıması ve yüksek düzeyde farkındalık geliştirmesi gerekir.
👉 Örnek. Eğer şu anda öfkeliysem ama bunun farkında değilsem, olay geçip gittikten sonra “Meğer ne kadar öfkelenmişim” demem, sadece bir içgörü kazanımıdır. Oysa o anda duygumun farkında değilsem ve bunu içtenlikle yaşamıyorsam, uyum gösterememişimdir.
Peki ya terapist olumsuz duygular içindeyse… Yine de uyum mu?
İçtenlikle ilgili en çok sorgulanan terapistin sahip olabileceği olumsuz duygular ve tutumlardır. Sıklıkla yanlış anlamalara sebep olan konulardan birisidir bu.
Alan yayında (pozitif psikoloji) pozitif olarak kabul edilen duygulardan bazıları şunlardır: Aşk, neşe, şükran duymak, huzur, ilgi, gurur (kibirli olmayan), eğlence, ilham, cesaret, sevgi, esenlik, hayranlık, umut, ferahlık, bağlılık, heveslilik, kararlılık, arzu, kıvanç, rahatlık, memnuniyet, sevinç, coşku, rahatlama…
Negatif olarak kabul edilenlerden bazıları da şunlardır; kin, nefret, intikam hissi, kötümserlik…
Duygunun negatifi pozitifi olur mu?
Söz negatif duygulardan açılmışken, bazı kişilerin savunduğu “duyguların negatifi ya da pozitifi olmaz” anlayışı üzerinde duralım.
Elbette tüm duyguların bir işlevi vardır. Bu konuda sıkça verilen örnek kaygıdır. Düşük düzeyde kaygı, başarıyı olumlu yönde etkileyebilir. Ancak bir duygunun belli durumlarda yapıcı olması, onun pozitif bir duygu olduğu anlamına gelmez.
Örneğin; kin, nefret, intikam hissi gibi duygular bile bazı sosyal bağlamlarda grup aidiyetini pekiştirebilir, yani işlevsellik taşıyabilirler. Ancak bu duygular yine de negatiftir. Ayrıca bir duygunun kısa vadede işe yaraması, onun uzun vadede de sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Ne sıklıkla yaşandığı ve nasıl ifade edildiği önemlidir.
Bir duygunun pozitif mi negatif mi olduğunu anlamanın yollarından biri, onun bedensel ve zihinsel etkilerine bakmaktır. Pozitif duygular bedeni rahatlatır, zihni açar. Negatif duygular ise bedeni kasar, tehdit algısını artırır.
Psikoterapist olumsuz duygular hissederse danışanına karşı ne yapmalı?
Carl Rogers’a göre, terapistin özellikle de olumsuz duygularının farkında olması ve bu duyguları kabul etmesi gerekir. Bu duygular da tıpkı olumlu duygular gibi, danışanın sürecinde kullanılabilecek birer kaynaktır. Rogers’ın bu içtenlik vurgusu, diğer terapi yaklaşımlarıyla her zaman örtüşmeyebilir.
Ancak terapistin olumsuz duygularıyla ilgili içtenliği şu anlama gelmez:
❌ Aklından geçen tüm kaygılarını ve duygusal yükünü danışana boşaltması,
❌ İçinden geçen her düşünceyi ya da içgörüyü düşüncesizce danışanla paylaşması,
✔️ Kendi iç dünyasıyla, hoşuna gitmeyen yanlar da dahil olmak üzere temasta olması; yaşadığı deneyim ve duyguları reddetmemesi.
Terapist uyumlu olmadığında
Gerçek duygularımızı bastırıp, örneğin danışanımıza karşı öfkeliyken bunun farkında olmadan anlayışlıymış gibi davranmaya çalışırsak, iletişimde bir çelişki ortaya çıkar. Bu çelişkili mesajlar danışanın kafasını karıştırır. Nedeni tam olarak fark edilemese bile, danışan kendini güvensiz hisseder.
Benzer çelişkili durumlar, uyumlu olmayan ebeveynlerin çocuklarında da sıkça görülür.
Empati [eşduyum]
Kişi merkezli terapi, insanın kendi deneyimlerini merkeze alır. Ondan önce gelen davranışçı yaklaşımlar ise daha çok, başkalarının dışarıdan gözlemlenebilen davranışlarına odaklanmıştır.
Birey merkezli terapi, bireysel farkındalık ve öz keşfi de önemser. Yani insan davranışlarını sadece dışarıdan izlemekle yetinmez; bu davranışların, davranışı gerçekleştiren kişi tarafından nasıl deneyimlendiğine de bakar. Bu bakış açısıyla psikoterapist, danışanın kendisini ve dünyayı nasıl algıladığını, onun gözlerinden görmeye çalışır.
Carl Rogers, terapide gerekli üç temel koşul arasında edinilmesi en kolay olanın empati [eşduyum] olduğunu belirtmiştir.
Duyguları Dinlemenin Gücü
Carl Rogers, çalışmalarına başladıktan sonra yalnızca bir insanı dinlemenin ne kadar güçlü bir yardımcı faktör olduğunu şaşkınlıkla keşfetmiştir. “Danışanıma hiçbir şekilde müdahale etme niyetim olmadığında, sadece dinledim,” der.
“Yıllar önce, dinlemenin ne kadar güçlü olduğunu fark ettim.” – Carl Rogers
En etkili dinleme biçimi, söylenenlerin arkasındaki duyguları fark ederek dinlemek, bu duyguları danışana yansıtmak ve geri bildirimde bulunmaktır. Bu durum bazen “üç kulakla dinleme” olarak da adlandırılır.
Terapist, aktif ve empatik bir şekilde dinledikten sonra danışanın duygularını şu yollarla yansıtabilir: Danışan duygularından bahsederken kararsız ya da belirsizse, terapistin net bir yansıtması duygularını daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.
Ayrıca danışan, kendi düşüncelerini terapistinden duyarak yeni bir bakış açısı kazanabilir. Bu dış ses, düşüncelerini daha gerçekçi ve açık bir şekilde görmesine olanak tanıyabilir.
Vaka Örneği
Grup terapisi sürecinde katılımcılardan biri babası hakkında belirsiz negatif ifadelerde bulunur.
Psikoterapist:
Sanıyorum babanıza karşı öfkelisiniz.
Danışan:
Yoo, hayır değilim.
Terapist:
Tatminsiz…
Danışan:
Tatminsiz… hmmm belki.
Terapist “tatminsiz” derken, danışana bir düşünceyi empoze etmiyor. Burada söylerken kullandığı ses tonu oldukça önemli. Carl Rogers’ın ses kayıtlarını dinlerseniz, şöyle bir ifade ile söylediğini görürsünüz. “Sizi doğru duydum mu? Babama karşı tatminsiz mi hissediyorum dediniz kendinizi?”
Terapist:
Hayal kırıklığına uğramış?
Danışan:
Evet, evet hayal kırıklığına uğramış. Ona karşı çocukluğumdan beri hayal kırıklığına uğramış bir haldeyim. Çünkü güçlü bir insan değil.
Burada danışanın, duygu akışı içinde tam da o anda yaşadığı deneyime uygun kelimeleri bulduğunda içgörü kazandığını görüyoruz. Doğru kelimeler, danışanın henüz tam olarak adlandıramadığı ve farkında olamadığı deneyimlerine dokunur; bu dokunuş, duygunun bilinç düzeyine çıkmasını sağlar.
Görüldüğü üzere danışan, duygusunu tam olarak yansıtmayan ifadeleri kolayca reddederken; gerçek duygusuyla örtüşen kelimeleri duyduğunda bunları güçlü bir şekilde sahiplenir.
Empati [eşduyum] nedir?
Bir başkasının kişisel algı dünyasına girebilmek; o an’a odaklanmak, bireyin anbean değişen duygu akışına hassasiyet gösterebilmektir.
Empatik psikoterapist, danışandan daha hızlı gitmeye çalışmaz; danışanın henüz farkında olmadığı duyguları aceleyle ortaya çıkarmaya çalışmaz. Bu yaklaşım danışan için tehdit edici olabilir. Psikoterapist, adeta danışanın şoför olduğu bir arabada onunla birlikte yolculuk yapar. Danışan, hayatının farklı alanlarından geçerken psikoterapist yanında olur.
Psikoterapist, sık sık geri bildirim vererek danışanın algısında bir hata yapıp yapmadığını kontrol eder.
Psikoterapistin danışanın duygu ve düşüncelerini yansıtması, danışanın kendisini başkasının gözünden görmesini sağlayarak farkındalığını artırabilir. Belirsiz ve muğlak kalan duygular netleşebilir.
Her ne kadar ben de sistemik aile terapisti olsam da, bir dönem birey merkezli grup farkındalık terapisine katıldım. Psikoterapistin bu tutumu, inanılmaz rahatlatıcıydı. Adeta psikoterapist yanımda yürüyormuş gibiydi — ne önümdeydi ne de gerimde. Sanki “dört göze” sahip olmuştum. Terapistin varlığı bana güç veriyor, daha cesur hissetmemi sağlıyordu.
Empatik bir psikoterapistin sahip olması gereken özellikler:
- Empati kurmak isteyen bir psikoterapist, danışanının dünyasına korkmadan adım atabilecek motivasyona ve bu adımı atabilecek beceriye sahip olmalıdır.
- Danışanın her an değişebilen duygu dünyasına odaklanarak, o anda ne yaşanıyorsa ona hassasiyetle eşlik edebilmelidir. Bu nedenle psikoterapistin farkındalık düzeyinin yüksek olması büyük önem taşır.
- Yargılayıcı olmamalıdır: Psikoterapist, kendi önyargılarını ve ön kabullerini bir kenara bırakabilmelidir. Kendi duygu dünyasında kendini güvende hissedebilmesi de empatik bir ilişki kurmanın temel koşullarındandır.
- Sabırlı olmalıdır. Ayrıca psikoterapistin, bir an önce çözüme ulaşma arzusu, sabırsızlığı ve doğrudan müdahale etme eğilimini denetleyebilmesi gerekir. Bu tutumlar, danışanın kendi iç dünyasını keşfetmesini zorlaştırır.
- Duygusal dayanıklılığa sahip olmalıdır: Kendi duygusal sınırlarını bilip koruyarak, danışanın duygusal yoğunluğuna sağlıklı biçimde eşlik edebilmelidir.
- Aktif dinleyici olmalıdır: Sadece duymak değil, anlamak ve anlamını danışana geri yansıtmak için özen göstermelidir.
- Esneklik gösterebilmelidir: Danışanın ihtiyaçlarına ve sürecin akışına uyum sağlayarak müdahale tarzını gerektiğinde değiştirebilmelidir.
Hümanistik psikolojinin önemli değerlerinden biri olan empati, günümüzde tüm terapi yöntemleri tarafından yaygın olarak kullanılmakta ve ortak bir değer olarak kabul edilmektedir.
Ancak, Rogers’ın ölümünden sonra birey merkezli terapinin öncülerinden Brian Thorne (2002), diğer terapi yaklaşımlarının empatiyi daha yüzeysel ele aldığını ve derinliğine tam anlamıyla vakıf olmadıklarını belirtmiştir. Bazı yöntemlerin empatiyi, terapi sürecini başlatmak için kullanılan basit bir teknik olarak gördüğünü vurgulamıştır.
Thorne’un sözleriyle: “İlişki terapidir. Terapiye hazırlık değil.”
Ben de farklı terapi yöntemlerinden geçmiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Birey merkezli grup terapide deneyimlediğim empatinin tadı hiçbir yerde yoktu. O zamanlar neler konuştuğumu ya da hangi kazanımları elde ettiğimi pek hatırlamıyorum, çünkü 2010 senesiydi. Ama hissettiklerimi çok iyi hatırlıyorum.
Koşulsuz kabullenme
Nadiren insanları gerçekten anlamak için çaba gösteririz.
Rogers’a göre, çoğu zaman karşımızdaki kişi deneyimlerini anlatırken hemen yargılamaya başlarız; mesela “Bu söylediği çok saçma,” “Olması mümkün değil,” ya da “Doğru söylüyor” gibi tepkiler veririz.
Burada önemli bir noktayı ayırt etmek gerekir. Açık söylemek gerekirse, kişi merkezli psikoterapistler de tamamen saf değiller. Danışanın tam olarak olduğu gibi olduğunu koşulsuz kabul etmiyorlar; elbette şüpheleri olabiliyor.
Çünkü çoğunlukla kişinin olmak istediği hali ile şu anki hali arasında farklar ve uyumsuzluklar vardır. Psikoterapinin amacı da bu uyumsuzluğu azaltmaktır. Yani psikoterapistler, danışanlarının potansiyellerine inanırken, onları hayal ettikleri haliyle değil, şu an oldukları gerçek haliyle koşulsuz kabul ederler.
Önce psikoterapist olarak kendimi koşulsuz kabul etmeliyim.
Kendimi olduğum gibi kabul edebildiğimde, danışanımın bana olan tepkilerini de daha rahatlıkla kabul edebilirim.
Koşulsuz kabul hiç de kolay değildir.
Rogers’a göre bir insanı gerçekten anlamak, risk almayı gerektirir. Çünkü karşımızdakini derinden anladığımızda, bunun bizi de değiştirebileceğini ifade eder. Ve çoğumuz değişimden korkarız.
Duygularımızın farkına varabilmek ve içtenlik gösterebilmek için, önce kendimizi koşulsuz kabul etmemiz gerekir. Örneğin, “Ben nasıl öfkelenirim?” ya da “Ben kolay kolay öfkelenmem” gibi yargılara sahipsak, bu duygumuzu reddeder ve uyumlu olamayız.
Danışanı koşulsuz kabul etmemiz, onun kendini kabul etmesini kolaylaştırır.
Danışanlarımızı gerçekten anladığımızda ve onları oldukları gibi kabul ettiğimizde, onlar da kendilerini daha kolay kabul etmeye başlarlar. Bu da değişimi mümkün kılar.
Carl Rogers’ın da söylediği gibi: “İlginç bir paradoks var: Ancak kendimi olduğu gibi kabul ettiğimde değişebilirim.”
Birçok danışan, kabul gördüğünü fark ettiğinde daha az korkuyla, daha açık bir şekilde ikircikli hissettiği durumları ya da kendini samimi bulmadığı anları paylaşabilir hale gelir.
Kişi merkezli terapinin amaçları
Kişi merkezli terapide temel hedef, danışanın öz farkındalığının giderek artması ve kendini daha derinlemesine inceleyebilme cesareti kazanmasıdır.
Psikoterapinin bir diğer amacı da danışanın daha uyumlu (congruent) hale gelmesidir; yani iç dünyasında yaşadığı duyguların ve deneyimlerin farkına vararak bunları doğrudan tecrübe edebilmesidir.
Çoğu bireyde, olmak istedikleri “ideal benlik” ile mevcut “benlik algısı” arasında farklar bulunur. Başarılı bir psikoterapi süreci sonunda danışanın kendi öz benliğine daha fazla yaklaşması amaçlanır.
Kişi merkezli terapi süreci
Psikoterapist, sürecin başında sıcak, danışanı önemseyen ve onu olduğu gibi kabul eden empatik bir ortam sunar. Danışan, kendi meseleleri üzerinde çalışarak içsel kaynaklarını fark edebileceği bu ortamın güvenliğini zamanla daha yakından hissetmeye başlar.
Başlangıçta güncel sorunlarına odaklanan danışan, zamanla içinde bulunduğu anın deneyimine dikkat vermeye başlar ve yaşadıklarını bastırmak yerine kabul etmeye yönelir. Daha önce fark etmediği birçok duygu ve tutumun bilincine varır. Bu yeni farkındalıklar, danışanın o zamana dek sahip olduğu benlik algısını sorgulamasına yol açar.
Danışan şu gerçeği kavramaya başlar: Düşüncelerimi, duygularımı bastırmak ya da inkâr etmek yerine onları kabul edip deneyimlememe izin verirsem, kendimi daha bütün hissedebilirim.
Süreç ilerledikçe danışan, yalnızca psikoterapist ile değil, yaşamındaki diğer kişilerle de daha sağlıklı ilişkiler kurabileceğini, sevgiyi hissedebileceğini ve başkalarının iyiliğini de içtenlikle isteyebileceğini fark eder.
Ayrıca giderek hayatın sorumluluğunu daha fazla üstlenmeye başlar; kendi kararlarını alabileceğini, bu kararların her zaman herkesi memnun etmeyebileceğini ve hatta zaman zaman kendisi için de zorluklar doğurabileceğini kabul eder.
Danışan, ilk başta benliğini tehdit ediyor gibi görünen ama aynı zamanda fırsatlar da sunan bir dünyada, kendinden daha emin bir şekilde varlığını sürdürebilir.
Birey merkezli terapinin kökenleri
Kişi merkezli terapi ve bu yaklaşımın kurucusu Carl Rogers üzerinde farklı düşünsel ve psikolojik etkiler dikkat çeker. Bu terapi yöntemi, hümanist psikoterapilerin en öne çıkan örneklerinden biridir ve hümanistik psikolojinin temel değerlerini yansıtır. Bunun yanı sıra, varoluşçu felsefeden de etkilenmiştir. Bireye bütüncül bir bakış sunması açısından Gestalt psikolojisinin izleri görülür. Ayrıca, psikodinamik yaklaşımdan — özellikle Otto Rank gibi isimler aracılığıyla — etkilendiği de söylenebilir.
İlginizi çekebilir: Hümanizm nedir?, Hümanistik psikoloji, hümanist yaklaşım, gestalt terapi
Carl Rogers, ilk olarak 1942 yılında “direktif olmayan terapi”yi ortaya koymuştur. Bu yaklaşımı, 1951 yılında “danışan merkezli terapi” olarak yeniden tanımlamıştır. 1970 yılına gelindiğinde ise Rogers, terapide benimsediği değerleri eğitim, çeşitli kurumlar ve dünya barışı gibi alanlara taşımış; bu doğrultuda yaklaşım “kişi merkezli terapi” adını almıştır.
Birey Merkezli Terapiye Yöneltilen Eleştiriler
Kişi merkezli terapi yalnızca yansıtma tekniğinden ibarettir.
Bu bakış açısına göre, psikoterapist yalnızca danışanın duygularını yansıtır. Hatta bu yaklaşım küçümsenerek “Kişi merkezli terapide, danışanın son söylediği iki kelimeyi tekrar et yeter” şeklinde ifade edilmiştir.
Direktif olmayan psikoterapistler pasif ve aşırı liberal değildir.
Birey merkezli terapi sürecinde danışan ile psikoterapist güç paylaşımı içindedir. Psikoterapist, uzman rolüyle ilişkiye baskınlık yapmaz; süreci aktif biçimde manipüle etmez. Kendi görüşlerini ya da çözüm önerilerini danışana dayatmaz. Bu durum, pasif olmak anlamına gelmez.
Danışan hayatının uzmanı ise psikoloji bilimine neden ihtiyaç duyulur?
Danışanla eşit ilişki kurulunca psikoterapistin uzman rolünün önemsizleşeceği düşünülmüştür. Derin psikoloji bilgisine sahip uzmanlar, bu bilgilerin hümanist yaklaşım içinde değersizleşebileceğinden endişe etmişlerdir.
Ancak Carl Rogers, psikoterapistin aldığı eğitimi küçümsememiştir. Sadece psikoloji bilgisiyle iyi bir psikoterapist olunamayacağını; terapistin kendini gözden geçirmesi, kişisel farkındalığını geliştirmesi ve
Kişi merkezli terapinin değerleri günümüzde tüm psikoloji alanında ortak değerler haline gelmiş durumda.
Ancak Carl Rogers, bu değerleri benimsediğini iddia edenlerin kendisini ya hiç anlamadığını ya da çok yüzeysel anladığını sıkça dile getirmiştir.
Örneğin, Heinz Kohut’un empati anlayışından büyük rahatsızlık duymuştur. Rogers’a göre, Kohut empatiyi soğuk ve bilgi toplama amaçlı bir süreç olarak görmektedir. Oysa Rogers için empati, danışanın dünyasına girerek iyileştirici bir etki yaratmaktır; sadece bilgi edinme aracı değildir.
Rogers, hümanist psikoloji ve birey merkezli terapinin temeli olan empati, koşulsuz kabul ve uyumluluğun yalnızca terapi ilişkisinin başında kabul edilmesi gereken teknikler haline getirilmesine derin üzüntü duymuştur. Sanki bu temel ilişki teknikleri terapi sürecinin başlangıcı ve sonrasında “gerçek” bir terapi metodu gelmeliymiş gibi bir algı oluşmuştur ki, bu onun düşüncesine tamamen aykırıdır.
Yapılan Diğer Eleştiriler
- Kişi merkezli terapi duygulara çok fazla önem veriyor, bilişsel yönü ise ihmal ediyor şeklinde eleştirilmiştir.
- Psikoterapist ile danışanın terapi sürecinde asla eşit olamayacağı iddia edilmiştir. Bu eleştiri üzerine özellikle Martin Buber’in çalışmaları öne çıkmıştır.
- Psikodinamik yaklaşımı benimseyen uzmanlar, Rogers’ın ana odağı bilinç dışı süreçler, aktarım ve karşı aktarım üzerinde yeterince durmadığını ileri sürmüştür. Rogers ise bilinç dışını reddetmemiş, ancak bireyin hayattaki tek motivasyonunun dürtü kontrolü olmadığını, daha yüksek amaçlar doğrultusunda özgürce ve bilinçli hareket edebileceğini belirtmiştir.
- Psikoterapinin yapay ortamında içten ve gerçek bir ilişki kurulamayacağı eleştirisi getirilmiştir.
- Kişilik bozukluklarına yönelik çözüm önerileri sunmadığı iddia edilmiştir.
- Carl Rogers’ın görüşlerine, genel olarak hümanizm akımına karşıtlık çerçevesinde yaklaşılmıştır. Rogers’ın dini değil, bireyi merkeze alması bazı kesimlerce rahatsızlık yaratmıştır. Örneğin, Vitz (1977) “Din Olarak Psikoloji” (Psychology as Religion) adlı kitabında psikolojinin dinin yerini aldığını savunmuş ve özellikle Rogers’ı insanı merkeze alan bir terapi yöntemi uygulamakla eleştirmiştir. Kitapta, Rogers’ın yazılarında sevgiden, özellikle Hristiyanlıkta vurgulanan sevgiden hiç bahsetmemekle suçlanmıştır.
- Kişi merkezli terapinin bireyselciliği ön plana çıkardığı, oysa Rogers’ın birçok etkileşim grubu yönettiği ve toplum barışı için sayısız faaliyetlerde bulunduğu göz ardı edilmiştir.
- Danışan, psikoterapistin sunduğu “aşırı” empatik ortamı dış dünyada bulamayınca psikoterapistine bağlanabilir, eleştirisi yöneltilmiştir.
- Kişi merkezli terapi çok yumuşak bulunmuştur.
- Sürecin maliyeti yüksek olduğu da eleştirilenler arasındadır.
Günümüzde Birey Merkezli Terapi
Kişi merkezli terapi statik değildir; sürekli değişim içindedir. Sigmund Freud, psikodinamik yaklaşımda yapılan değişikliklerden rahatsızlık duyarken, Carl Rogers ise kendi kuramına ortodoks bir bağlılıkla yaklaşılmasından rahatsızlık duymuştur.
Birey merkezli terapiye tarih boyunca acımasız eleştiriler yöneltilmiştir. Günümüz psikoterapi ortamında, kısa sürede çözümler sunan yöntemlere ihtiyaç duyulduğu sıkça iddia edilir. Buna rağmen, ilginç bir paradoks olarak hümanist psikolojiye ve kişi merkezli terapiye olan ilgi giderek artmaktadır.
Örneğin Brian Thorne’un (1999) Uygulamada Birey Merkezli Terapi (Person-Centred Counselling in Action) adlı kitabı yüz binin üzerinde satmıştır. Peki, bunu nasıl açıklayabiliriz?
Bazı uzmanlar, hümanistik psikolojinin adeta bir rönesans yaşadığını savunmaktadır. Modernist akımlardan uzaklaşan bireyler, post-modern dünyada kurumlara karşı giderek artan bir şüphecilik içindedir. 11 Eylül saldırıları, komünizmin çöküşünden sonra yükselen ırkçı ayrışmalar ve dünya genelinde terörle mücadele gibi çatışmalar göz önüne alındığında, insanlar modern dünyadan kaynaklanan sorunlar karşısında tükenmiş hissedebilmektedir. Empatik ve derinlemesine dinlenmek artık neredeyse lüks bir durum haline gelmiştir.
Tüketim toplumunun dayatmalarından, katı eğitim sistemlerinin kalıplarından çıkmak isteyenlerin sesi de giderek yükselmektedir. Birçok insan, davranışsal ve varoluşsal problemlerinin temelinde sosyal sorunların yattığına inanmaktadır. Örneğin, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) gibi durumların, çocuklara yeterli oyun ortamı sunulamaması ve doğadan uzaklaşmanın etkisi olduğu varsayılmaktadır. Bu bağlamda, birçok kişi ilaç tedavisi yerine hümanist yaklaşımları tercih etmektedir.
Kişi merkezli terapinin doğuşunda Rogers ile Skinner arasında uzun süren tartışmalar yaşanmıştır. Skinner’ın mekanik yaklaşımına bilimsel bir hayranlıkla bakanlar olduğu gibi, Rogers’a şüpheyle yaklaşanlar da olmuştur. Günümüz post-modern insanı ise, Skinner ve Watson gibi isimlerin deneylerini ve çocuk yetiştirme konusundaki öğütlerini bazen dehşetle karşılayabilmektedir.
Kuzey Amerika’da kişi merkezli terapi, giderek bilişsel davranışçı terapilere yer verirken, Avrupa’da bu terapiye olan ilgi artmaktadır.
Günümüzde kişi merkezli terapide iki ana akım öne çıkmaktadır:
-
Klasik / Ortodoks yaklaşım (Carl Rogers’a sadık kalanlar)
-
Deneyimsel yaklaşım
Kişi merkezli terapiyi daha yakından tanımanız için size bazı vaka incelemeleri hazırladım.
Kişi merkezli terapi vaka incelemeleri
Vaka analizi: Ders çalışma güçlükleri çeken öğrenci
Vaka incelemesi: İkircikli duygular
Süpervizyon vaka incelemesi
Carl Rogers’ın Gloria ile yaptığı seansın transkripsiyonu
Eugene T. Gendlin – Odaklanma (Focusing)
Carl Rogers ile yakından çalışan isimlerden biri olan Eugene T. Gendlin, kişi merkezli terapiden doğan kendi metodunu ortaya koyan ilk kişidir. Yazdığı Odaklanma (Focusing) adlı kitap Türkçeye çevrilmiştir.
Gendlin, psikoterapi süreci içinde yaşantılamanın (experiencing) yüksek olduğu anlarda ve vücudun bu sürece eşlik etmesi durumunda iyileştirici etkinin ortaya çıktığını savunmuştur. Bu sürece “odaklanma” (focusing) adını vermiştir.
Birey merkezli terapinin orijinal haliyle uygulanmasından yana olanlar, Gendlin’in metodunu deneyimsel bulmuşlardır. Ancak daha da önemlisi, Gendlin’in uyguladığı psikoterapi tekniğinin direktif olduğunu ve bu nedenle kişi merkezli terapi ile temelden çatıştığını söylemişlerdir.