Kitap Özeti Hayat Engin Geçtan

Hayat, psikiyatr Engin Geçtan’ın akademik kitaplari dışında genel okuyucular için yazmış olduğu kitapları arasında yer alıyor.

Engin Geçtan ruh sağlığı uzmanları olarak meslek dışından insanlara da alanımız hakkında yayınlar yaparak bilgilendirmemiz gerektiğine inanan bir yazar. Bu nedenle de Türkiye’de yazılmış ilk popüler psikoloji kitaplarının sahiplerinden biri de kendisi.

Genel okuyucu için dediysek bu sizi aldatmasın. Geçtan’ın kitapları birer demirden leblebi. Eser psikanalitik bir teknik olan serbest çağrışım metoduyla yazılmış izlenimi veriyor. Bu da kitabı takip etmeyi oldukça zorlaştırıyor. Bölüm başlıklarının olmaması konuları takip etmeyi bir nebze daha güçleştiriyor. Bu nedenle hazırlamış olduğum bu özetin kitabı okumayanlara fikir vermesi dışında, ilk defa okuyacak olan genç okurların işini kolaylaştırmasını umuyorum.

Yazar bu kitapda geriye dönerek hayatı sorguluyor. Hayat konusuna yazar yalnızca ruh sağlığı açısından değil, fizik, biyoloji, sosyoloji, antropoloji ve tarih gibi farklı açılardan da yaklaşıyor. Bunun yanı sıra kendi deneyimlerini ve danışanlarından edindiği izlenimlerini de aktarıyor.

Sıklıkla farklı yazar ve psikodinamik kuramcıların düşüncelerine başvuruyor Geçtan. Listesinde yer alan isimlerden bazıları şunlar: Martin Buber, Donah Zoher, Jung, İdris Şah, Klein, Winnicott.

İnsan hayatın ne olduğunu anlayıncaya kadar ömrünün yarısı geçiyor.

Kitap da yer alan başlıca temalar şunlar;

Şartlandırmalar

Kitabın sıklıkla vurguladığı konulardan biri şartlandırmalarla büyümüş olmamız. Yazarın kendi şartlandırılmalarından biri de batının bilime  pozitivist bakış açısı. Geçtan kendisini yazmaya motive eden nedenlerden birinin de bu şartlandırmalardan kurtulmak olduğunu dile getiriyor.

Odaklanmak. Batı düşüncesi ayrıntıları umursamayarak yaptığımız işe odaklanmamız gerektiğini vurguluyor. Doğuda ise “farkındalık” bize yargılamadan her şeye açık olmamız gerektiğini söylüyor. Atom çekirdeğindeki maddeler ve boşluklardan oluşarak maddeye şeklini verir. Müziği oluşturan yalnızca sesler değil, aynı zamanda iki ses arasındaki boşluktur. Biz yalnızca bir şeye odaklanmaya çalıştığımızda zihnimiz dışlamaya çalıştığı şeylerin direnciyle karşılaşıyor ve dikkat toplamamız daha da güçleşiyor.

Yaşamımız da birçok şeyin ayrıntı olduğuna şartlandırılıyoruz. Oysaki hayat ayrıntılarda gizli.

Şartlandırılmalırımızdan biri de mekanla ilgili. Geçtan Aborjinlerin mekanı sınırsız şarkı hatları olarak algıladıklarını bizim ise şekillendirilmiş ölçülebilir bir mekan anlayışımızın olduğunu söylüyor.

Seçimlerimiz. Şartlandırmalar hayatımıza farklı şekillerde yön veriyor. Seçim yaparken o anki ruh halimiz ve şartlandırmalarımızın rolü büyük.

Yeni bilgiler eski kalıplar. Yeni bilgiler bile edinsek, yeni bilgileri eski çerçevelere oturtma eğilimimiz var. Kafamızdaki kalıplarla bakınca ve yorumlayınca yeni bilgiler de bizi şartlandırılmalarımızdan çıkartamıyor.

Kuantum fiziği

Kitabın merkezinde kuantum fiziği yer alıyor diyebiliriz. Gençtan uzun bir süre farklı psikiyatrik teknik ve yaklaşımları kendisine göre yorumluyor. Alanıyla ilgili farklı bir perspektif sağlayan ise modern fizik oluyor.

İnsana farklı bakış açıları Doğu kültüründe zaten mevcuttu. Batıda çağdaş fizik sunmaya başladı bunu.

Geçtan’a göre Newton fiziğinin mekanik, linear bakış açısı içinde bulunduğumuz dünyayı oldukça indirgemeci olarak ortaya koyuyor.

Newton fiziği kartezyan bakışı açısı ile her şeyi sebep sonuç ilişkisi içinde açıklamaya çalışıyor. Fakat, dünya Newton’un öngördüğü gibi tahmin edilebilir değil. Geleceğin ne getirebileceğini bilemeyiz. Dünyaya kartezyan bakış ile inceleyerek nasıl sorusundan ziyade neden sorusunu sorar olduk. Her şeyi mantığa büründürmeye çalışıyoruz. Kuantum fiziğine göre ise bir kelebeğin kanat çırmasının yarattığı türbülans, çok uzak mesefalerde kasırgaya neden olabilir.

Doğu da ise zaman kavramı linear değil çok daha döngüsel yaşanır. Zamanı geldiğinde ancak hazır olduğumuzda bir şeyleri kavrayabileceğimiz anlayışını doğuda bulabilirsiniz.

Bize eskiden dünyanın canlı ve cansız varlıklardan oluştuğunu ve insan dışındaki canlıların bilincinin olmadığı söyleniyordu. Oysaki daha sonra cansız dediğimiz varklıkların atomlardan oluştuğunu ve mikro düzeyde farklı parçacıkların sürekli devinim halinde olduklarını öğrendik.

Kuantum fiziğine göre maddeler hareketlidir ve sürekli devinim halindedirler. Madde yalnızca belirli bir yerde varolma eğilimi gösterir.

Kuantum fiziğinin temelinde Heisenberg belirsizlik ilkesi yer alıyor. Evren önceden bilinemez olarak görülüyor.

Çağdaş fizik bize evrenin bir bütün olduğunu söylüyor. Birbiriyle farklı sistemler aracılığıyla bağlantılı, sürekli devinim halinde olan maddeler. Sokratik düşüncede yer alan ”varlığın birliği’ ile benzer bir düşüncedir bu.

Doğmadan önce evrenle bütündük.

Yani ilişki şeylerden önce geliyordu. Evrenle bütünleşme arzumuz bizi maneviyata sürüklüyor. Fakat kısa sürede maneviyata da beklentilerimiz ve şartlandırmalarımızla yaklaştığımız için aradığımızı bulamadık. Zira bunlar daha çok biçimsel arayışlar.

Kaos

Sürekli kaostan kaçmaya çalışırız ama kaos hiç bitmez. Hangi gününüz planladığınız gibi gitti? Kaos düzeninde linear mantık sürdürülebilir olmuyor. Kaos gözlemlerine göre hiçbir şeyin tekrarı yoktur. Kaos ve düzen bir arada gider. Düzenli bir düzensizlik hüküm sürer. Sistemler kaos içinde kendilerini sürdürürken bir dengeyi korurlar. Vücudumuzdaki organları düşünün. Hücreler ölür, yeni hücreler yapılır. Ama organ işlevine devam eder. Beynimizin bir görevi de içten gelen uyaranlarla dıştan gelen uyaranlar arasında oluşan kaos ile baş edebilmek.

Hepimiz rüyalarımızda kaos yaratırız.

Yabancılaşma

Yabancılaşma giderek günümüz insanının temel sorunu haline geliyor. Yabancılaşma dünyaya karşı öfke barından depresyon ya da bir imdat çağrısı olan panik atakdan bile  daha ağır bir duygu. Giderek içinde yaşadığı dünyanın bir parçası gibi kendini hissetmeyen, hayatla bağları kopan birey intihara bile sürüklenebilir.

Yabancılaşmanın farklı nedenleri bulunuyor. Bunlardan biri yazgımız üzerinde hiç söz sahibi olmadığımız düşüncesine kapılmamız. Bizi oluşturan üst sistemleri sanki kendimiz oluşturmamışız gibi davranıyoruz. Böylesi bir bakış açısı her şeyin devinim içinde ve birbiriyle ilişkili olduğu varsayımına dayanan kuantum fiziğine ters düşüyor. Kelebek etkisi perspektifinden bakarsak, tüm sistemler birbiri ile ilişkili ve devinim içinde. Bu nedenle birey de kendisini bu evrenin bir parçası olarak görmeli.

Anlık olarak yabancılaşma duygusundan uzaklaşabiliriz. Burada ne işim var benim sorusunu sorabiliriz kendimize. Bu ani yabancılaşma duygusu ile düşünce bazında genellikle baş edilebilir. Yaygınlaşmış yabancılaşma duygusu ise bireyi uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklara yönlendirebilir. Birçok zamanda kendimizi farklı uyuşturucularla uyuşturduğumuzun farkında bile olmayız. Örneğin, hızlı yaşam, sürekli meşgul olma gibi. Bunlar bizi yaşamın temel sorularını kendimize yöneltmekden uzaklaşırtırır. Biz hayatı hızlaştırarak aradaki boşlukları doldurmaya çalışıyoruz. Oysaki her şey eşraf saati geldiğinde oluveriyor.

Yabancılaşma duygularının temelinde farklı sebepler yer alıyor. Giderek toplumsal ve kültürel değer ve normları kabullenmek yerine kendi norm ve değerlerimizi üretmemizin beklenmesi bunlardan biri. Herkesin kendi normlarını ürettiği bir ortamda başkalarıyla iletişim kurma çabalarımız düş kırıklığı, kızgınlık ve nihayatinde yalnızlık yaşatıyor.

Yabancılaşmanın bir nedeni de koşullu kabullenmeler. Başkalarının bizi kabul edebileceği insan olmaya çalışıyoruz. Koşullu kabullenilmiş bir insanın kendisini kabul ettirebilmek için tek opsiyonu başarılı olmak. Anlaşılma umutlarını yitiren insanlar daha çok beğenilmek istiyorlar. Bunun örneklerini sosyal medyada sıklıkla görebilirsiniz. Başkaları tarafından sevilmek için kendimizi sildiğimizde kendimizi ve başkalarını sevemez hale geliyoruz.

Sevilmek uğruna sevemez hale geliyoruz.

Hayatını beğenilme üzerine kuran insanlar kolaylıkla fark edilemeyecek derin bir depresyon içine girebiliyorlar. Görkemlerinin arkasında eksiklik duygusu yatabiliyor.

Büyük kentlerde yabancılaşma hızlanıyor. Zira birçok insanla tanışıyor ve ilişki içine giriyoruz. Fakat birçoğunun adını bile hatırlıyamıyoruz. İnsanlar isimsizleşiyor, yabancılaşıyor, yalnızlaşıyor. Elbet de iktidar sahibi olmadığı halde güçlü olan isimsiz pek çok insan var. Fakat onları fark edebilmemiz için biçimsel değerlendirmelerimizden şartlandırmalarımızdan uzaklaşmamız gerekiyor.

Mantık yüceltildikçe korkularımız ve kırılganlıklarımızla yüzleşemeyerek kendimize de yabancılaşıyoruz.

Başkaları tarafından dışlanmada yabancılaşmanın bir kaynağı. Böylesi bir yabancılaşma fanatikleşmeye de götürebilir insanları.

Eşyalarımızı eskimeden atıyoruz. Böylelikle kişisel tarih duygumuzu da köreltiyoruz.

Doğaya yabancılaşmanın, doğadan ve diğer canlılarla olan ilişkimizi kaybetmenin de bir bedeli yabancılaşma.

Yalnızlaşma

Dünya hızla değişiyor. Görüşlerimizi ömür boyu sürdürmeyi zorlaştırıyor bu. Direnenler yaşamın dışında gözlemci kalıyorlar. Bu onları yabancılaştırarak yalnızlaştırıyor. Oysaki yeniyi benimsemek eskiyi tamamiyle reddetmek anlamına gelmiyor.

Psikanaliz de bireyi merkeze alarak bireyin yalnızlaşmasına katkıda bulundu. Psikiyatri bireyi bütünden soyutlamaktan yeterince uzaklaşamadı.

Küçük çocuklar annelerinin etrafda olduğunu bilmek isterler kendilerini güvende hissedebilmek için. Aynı şekilde birçoğumuz sıklıkla cep telefonumuzu kontrol ediyoruz. Sevdiklerimizin çevrimiçi olduğunu görmek bize güvence veriyor.

Geçtan yalnızlaşmayı yalnızca modern zaman perspektifinden değil, aynı zamanda varoluşçu açıdan da değerlendiriyor. Çevremizde insanlar olsa da kendimizle baş başa kalınca hepimiz yalnızız.

İnsanlar artık birlikte çalışmaktan zevk almıyorlar. Ben ona ne verdim, o bana ne verdi şeklinde bakılıyor ilişkilere. Anlık ilişkileri düşünün. İlerisini düşünmeden yaşanan. Sokakta geçerken birine gülümseme ve sonra dönüp arkasına bakacak mı diye düşünmeden ilerleme. Böylesi yaşantılarımız oldukça azaldı.

Geçtan’a göre dünya ile daha bütün hissedersek kendimizi o zaman yalnızlık hissine yer kalmayabilir.

Bilginin ön plana çıktığı çağımızda insanlar hakkında malumat bilgisi toplayarak onları tanıyor olamayacağımızın farkında olmamız gerekiyor. Aynı şekilde kendimiz hakkında başkalarına bilgi sunarak yakınlık beklemek insanları imgeleştirmek olur. İnsanlar birbirini ancak yaşantı içinde tanır.

Doğa insanının varoluş biçiminden uzaklaştık. Sahip olarak varolabileceğimiz inancıyla yaşıyoruz. Etrafımızdaki insanlara da ihtiyaçlarımızı karşılayacak nesneler gibi bakıyoruz. İlişki adına ilişki yaşayabileceğimiz kimse kalmayınca da kendimizi yalnız hissediyoruz. Günümüzün ilişkileri biçimci ve ayinler dizisi şeklinde kalıyor böylelikle.

Doğu ve batı mantığı

Bize sunulan bilgiler hayattan kopuktur birçok zaman. Bilgiyi yurt dışından alıyoruz. Deneyimleri ise yurt içinde kazanıyoruz. Ama bunun bir tezatlık içermesi gerekmiyor. Çünkü bilgi ister yurt dışından, ister yurt içinden gelsin, kitabi bilgileri hayatımızda test ederek bağ kuruyoruz.

Doğuda düşünce ve hayat birbirinden kopuk değildir. Zaman lineer değil nonlineerdir, döngüseldir.

Batıda yabancılaştırmayı başlatan Yunandaki beden zihin ayrımı doğuda daha az görülür. Bu nedenle fiziksel sıkıntıların psikolojik kaynakları olabileceği görüşüne daha yakındırlar. Bir hastaya ilaç vermek kadar onunla konuşmanın da rahatlatabileceğini fark ederler.

Gölge

Carl Jung’a göre batılı bilinci ve biliçdışı arasında bölünmüştür. Her şeyi mantık çerçevesinde yapmaya çalışarak bilinçdışını bastırmıştır. Jung’a göre bunun avantajı ehilleştirilmiş biliçdışı ile disiplinli, örgütlü bir şekilde davranabilmek. Ama bedel olarak insan ilkel düşünme yetisini ve bilgeliğini yitiriyor. Batılılar doğaya hükmetmek isterken Hindu doğanın yasalarını anlamaya ve itaat etmeye çalışıyor.

İnsanın gölgesi ile makul bir ilişki kurması gerekiyor. Hayvansı eğilimlerini bastırmayı başarmış insana uygar deniyor. Fakat bunun karşılığında yaratıcılığını, duygusallığını ve içgörüsünü köreltmek zorunda kalıyor.

Bireyin gölgesini bastırması farklı şekillerde sonuçlanabilir:

Bastırılan gölgemizle ne kadar az yüzleşirsek o kadar güçlenir. Giderek bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa ve tehdide dönüşebilir. Gün gelir serbest kalan gölge zincirini koparmış canavara döner. Carl Jung’a göre bilinçdışına itmek batının şok eden barbarlıklar ortaya çıkarmasına sebep olabiliyor.

Bastırılanlar toplumda farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor toplu histeriler gibi. Bu maniler eski dini aynileri hatırlatıyor. Günümüzde ise daha çok karnavallarda gözlemlenebilir. Televizyon programlarında sıklıkla gördüğümüz gibi umulmadık anda insanlar oldukça kişisel sorunlarını teşhir edebiliyor. Teatral uç davranışlar sergileyerek insanlar katarsis yaşayabiliyor. Yunan tiyatrolarından farkı ise izleyenlerin değil oyuncuların katarsis yaşaması.

Birey kendisinde bastırdıklarını başkasında görürse buna aşırı tepki verebilir. Ayrıca kendilerinde bastırdıkları şeyleri başkasına da yansıtarak suçlayabilirler.

Gölgemizi bastırmak yaratıcı yönümüzü de bastırmak anlamına gelir. Yaşamımız monotonlaşarak, canlılığını kaybedebiliyor. Ruhsuzlaşabiliyor.

Aşırı mantık bizi gölgemizden koparır. Arada saçmalıyor gibi görünselerde gölgeleriyle barışık insanlar daha çok aranırlar.

Kendi bastırdığı gölgesini başkasında gören birey aşırı tepki göstererek, kınayabilir.

İnsanlar gölgelerinin hayvansı tarafını evcilleştirerek ‘persona’ denilen maskeler takarlar. Gün içinde farklı roller oynarlar. Persona günlük yaşantımızı sürdürmemizi sağlar. Fakat ego persona ile özdeşleşirse sıkıntı yaşanır. Yani günlük hayatımızda aldığımız rollere uygun olarak taktığımız maskeler, özbenliğimizmiş gibi haraket ettiğimizde ego şişmesi yaşanabilir. Persona gerçek dışı hedefler üretip kişinin kendisini yetersiz hissetmesine sebep olabilir. Birey anlamsızlığa düşebilir.

Geçtan Hindu guruların peşinden giderek böylesi bir yaşam tarzını benimsemek konusunda oldukça şüpheci.

Ben-Sen ilişkisi

Martin Buber’e atıf yaparak terapi sürecinde ve yaşamımızda insanlarla nasıl bireysel ben-sen ilişkisi değil, ben-şey ilişkisi kurduğumuzu ortaya koyuyor Geçtan.

Sıklıkla yakınlarından insanlar ‘onu da götürüyorum’ ‘onları yolladım’ şeklinde bahsediyorlar.

Danışanıyla ben-şey ilişkisi kuran terapist kendisini çok fazla açmaz. Benin şeyi anlaması şeklinde sürer seanslar. Oysaki benin şeyi anlamasından ziyade birbirini hissedebilmek olmalı hedef.

Doğmadan önce evrenle bir bütündük. Yeni doğan bebek kendisini annesinden farklı görmez. Annesi ise ona benim çocuğum diyerek şeyleştirir. Evrenle yeniden bütünleşme arzumuzla maneviyata yöneliyoruz. Ama maneviyattan beklentilerimizle onu da şeyleştiriyoruz.

Psikoterapi süreci özne-özne temelinde sürdürüldüğü oranda haraket edebilir.

Engin Geçtan’ın Hayat kitabından çıkarılabilecek mesajlar şunlar olabilir;

  • Şartlandırmalarımızdan kurtulmalıyız.
  • Bir gurunun peşinden koşarak yeni bir yaşam tarzı benimsemeye çalışmak gerçekçi olmayabilir.
  • Esneklikten yoksun olmak tehlikeli olabilir.
  • Bir gün gelir işe yarar diye bilgi toparlamak çok anlamlı olmayabilir. Bunun yerine okuduklarımızı gerçek yaşamda test etmeliyiz.
  • Okunarak ve yaşanarak öğrenilecek şeyler var. Önemli olan bu ikisinin bireşimini oluşturabilmek.
  • Adı iddialı içeriği boş kitaplardan uzak durulmalı.
  • Hangi psikiyatrik hastalığa (örneğin; depresyon, panik atak), hangi tekniklerin kullanılabileceği diye bir şey olamaz. Zira her danışanın, durum kendine özeldir.
  • Psikoterapide en önemli olan şeylerden biri kişisel tarzımız.
  • İthal öğretileri sulandırma eğilimimiz var.
  • Psikiyatri yeterince diğer alanlarla (politika, tarih, fizik, felsefe, biyoloji…) işbirliği yapmıyor.
  • Ruh sağlığı alanımızla ilgili bilgileri meslek dışındakilerle paylaşabilmemiz önemli. Fakat medyada paylaşmak bilginin kalitesini artırmıyor. Alanımızı yıpratabiliyor. Her konuda söyleyecek sözümüzün olması gerekmiyor.
  • Dünyanın bir parçasıyız. Dünyada kötü giden şeylerde bizim de payımız var.
  • Kaos’a sürekli direnmeye çalışıyoruz. Fırtına ile savaşmak yerine, fırtınanın bizi götürdüğü yerde savaşamaz mıyız? Tüm düzeni koruma çabalarımıza rağmen bazen kaosa boyun eğmek zorunda kalıyoruz.
  • Katı değil disiplinli olmalıyız.
  • İnsanın huzur bulabilmesi için kişisel tarihini kabul etmesi gerekiyor. Toplumlar da ortaklaşa kabul ettikleri bir tarihe sahip olmadan huzura kavuşamıyorlar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Lütfen buraya adınızı yazın.