Erol Göka Hayatın anlamı var mı kitap özeti

Hayatın anlamı konusunda yazılmış çizilmiş çok fazla kaynak var. Prof. Dr. Erol Göka mevzuyu varoluşçu felsefenin ışığında psikiyatrik açıdan inceliyor. Yani insan iç dünyasında hayatın anlamını nasıl dert eder ve anlamsızlık sorunlarını nasıl yaşar bunları sorguluyor. Bunu yaparken tanımlaması oldukça güç olan hayat ve anlam kelimelerinden çıkarak yoğun bir felsefi tartışmaya girmiyor.

Erol Göka önceki kitabı olan “Hayata ve Aşka” adlı kitabında “hayatın anlamı var mı” sorusuna cevap aramıştı. Bu kitapda konuyu genişletiyor.

Yeni bitirmiş olduğum kitabı okurken kendim için almış olduğum notları derleyerek hazırladım bu yazıyı. Bu anlamda Sayın Göka’nın yazdıklarından ziyade, benim kitapdan kabıma sığabilmiş olanları içeriyor. Yalnızca ruh sağlığı alanında çalışanlara değil, herkese faydalı olabileceğine inandığım bu kitabı okumak isteyenlere yazımla fikir vermeyi umuyorum.


İnsan da hayat da oldukça karmaşık. Yine de sabırla bu konulara eğilmeliyiz. Hayat mücadelesi veren insanın öncelikle hayatını anlamlandırması gerekiyor.  Hayata vereceğimiz anlam, yapacağımız tercihleri de belirliyor büyük ölçüde.

Hayat mücadelesi verebilmek için önce hayatın anlamını dert edinmeliyiz.

Hayat bir yük mü armağan mı?

Kimi zaman bu dünyada var oluşumuzu ebedi bir hammalığa mahkummuşuz gibi deneyimliyoruz. Oysaki hayatı bize sunulmuş bir armağan olarak görerek şükredebileceğimiz birçok şey bulunuyor.

İrade

Varoluşçu felsefenin psikolojiye en büyük katkısı insan iradesine vurgu yapmasıdır. Hayatın anlamını kavrayabilmemiz için irade ve arzuyu anlamalıyız.

Hayatın anlamını incelerken Göka şu önkabulle yola çıkıyor. İnsanlar irade sahibidirler. Özgür bir şekilde hayatlarına anlam verebilirler, ve vermeliler de.

Kimi insanlar kendilerini hayatlarının başröl oyuncusu gibi hissetmezler. Adeta bir akvaryumu izler gibi izlerler yaşamlarını. Elbette hayatımızda kontrol edemediğimiz birçok nokta var, ama irademizin rolü nedir?

İnsan iradesinin sınırlarını anlamada psikoterapi bize önemli içgörüler kazandırabilir.  Psikoterapinin insanlara vaadi şu. Yeterince çabalarsanız değişebilirsiniz. Fakat bunu söylerken bir çelişki içine düşüyor terapi. Zira psikoterapi kuramları bireyin sahip olduğu sıkıntıları için çevrelerini ya da çocukluk deneyimlerini sorumlu tutuyor.

Değişim ne kadar mümkün?

Değişmek mümkün mü? Neleri değiştirebiliriz? Ne kadar değişebileceğimizi incelerken iki önemli şeye bakmalıyız:

  • Modern kişilik yaklaşımları
  • Çocukluk yaşantılarının psikodinamik etkileri

C.R. Cloninger’a göre huy doğuştan gelir ve değişmez. Karakter ise sonradan elde edilir ve kısıtlı bir miktar değişebilir. Huy değişmiyor ve karakteri de değiştirmek zorsa o halde psikoterapi neden? Bu bağlamda günümüzdeki birçok terapi yönteminin kalıcı bir kişilik değişikliğini hedef almadıklarını da belirtmek de yarar var.

İradeye darbe vuran sınırlılıklarımız

Tarihsel açıdan bakarsak Viktorya döneminde iradeye aşırı vurgu yapılıyordu. Daha sonrasında ise irade birçok cephede darbe aldı:

  • Freud ve bilinçdışı konsepti – Davranışlarımız bilinçli değil.
  • Marx – Tarih iradeyle değil, sınıf mücadelesi ile sürüyor.
  • Genetik – Psikopatolojilerin birçoğunun genetik temelleri bulunuyor.
  • Çevre koşulları
  • Kişiliğimizin büyük kısmı çocukluk ve ergenlik döneminde oluşuyor.
  • Sınırlılıklarımız; doğum, ölüm, toplum, ahlak, yasalar…

Sonunda elimizde kalan irade.

İnsan ancak iradesini kullanarak değişebilir.

Bazen dertler çok büyük gelirler. Ama irade ile insan yine de anlam dünyasını değiştirebilir. İradesini kaldıraç gibi doğru noktaya yerleştiren insan yalnızca kendi yaşamında değil başkalarının yaşamında, hatta tarihte de önemli bir fail olabilir.

Sorumluluklarımızdan kaçınmak, kurban rolüne bürünmek gibi birçok zafiyete sahibiz. İradenin rolünü küçümsemek bireyi sorumluluk almakdan uzaklaştırıyor.

Çelişki içindeyiz. Kendimizi bilinçdışının, genetiğin elinde çaresiz görüyoruz. Aynı zamanda modern bilimlerin, icatların mucidi olarak görüyoruz.

Tasavvufun iradeye bakışı şöyle olabilir; mutlak özgürlük yalnızca Allah’a aittir. İnsan ancak ilahi niteliklere bürünebildiği ölçüde özgürlüğe ulaşabilir. Yalnızca insan-ı kamil özgürleşebilir.

Arzular

İnsan arzulayan bir varlıktır. Arzular geleceğin nasıl olmasını istediğimizi ortaya koyarlar. Arzularımız irademizin ateşleyici gücüdürler. İrademiz arzularımızı insana yakışır bir şekilde ıslah ederler.

Freud‘a göre arzu ve irade birbirleriyle çelişirler. Varoluşçu terapislerin Amerika’daki daha hümanist ve pragmatist yüzü olan Rollo May‘e göre ise arzu yoksa irade de yoktur. Sadece irade var, arzu yoksa geriye ruhsuz, nöopüritan insan kalır. Arzu var irade yoksa çocuk kalmış yetişkin olarak robot adama dönebilecek, yönlendirilebilen özgür olmayan çocuksu insan kalır.

Göka insanın iki uç arasında devindiğine vurgu yapıyor.

  • İrade ile arzu arasında
  • Modus (ılımlı, ölçülü, makul, rasyonalizm) ile aperion (irrasyonal, sonsuzluk) arasında
  • Mantık ile hermenetik (nitel, yaratıcı) düşünce arasında
  • Bilinç ve bilinçdışı arasında

Viktorya dönemi insanı her şeyin üzerinde tutarak, mantığa büyük bir önem atfediyordu. Şimdi ise insanın tamamiyle arzularının esiri olduğunun dile getirildiği bir dönemde yaşıyoruz.

Psikodinamik bakış açısı bebeğin anne ile kendisini bütün hissettiği döneme olan arzusunu temel alır. Lacan‘a göre insan ihtiyaç, talep ve arzuları arasında gider gelir.

İnsanın iki büyük ayrılığı annesinden ve cennetten ayrılığıdır. Sürekli dönmek ister ama ulaşamayız. Geriye kalan hiç tatmin olmayan arzumuzdur.

Duygular

İradeyi ve mantığı önceleyenlerin sıklıkla düştüğü bir yanılgı duygu ve mantık karşıtlığıdır. Descartes’den beri ruh ve beden ayrımı yapılıyor. Duygusallık zayıflık olarak görülüyor.

Duygular zihinsel içerikle harekete geçerler. Yani duygular düşünceden önce gelirler. Duygular bize bedenimizi hatırlatırlar. Onların yol göstericiliği olmadan sağlıklı düşünceler üretemeyiz.

Sağlam düşünceler sağlam bir duygusal yaşantıda meydana gelir.

Duygu ve mantık birbirleriyle karşıt değil bağlantılıdırlar. Duygusal sistemi iyi çalışmayan bireyler dürtü kontrolü yaşarlar. Duygularımızı fark ederek sahiplenirsek ihtiyaç ve isteklerimizin farkına varırız. Duyguların işlevsel hale gelebilmeleri için öncelikle ifade edilebilmeleri gerekiyor. Bu bağlamda duygu eğitimi şart. Duygu eğitimi olmadan duygularımız ya körelir, ya da onları nasıl kullanacağımızı bilemez hale geliriz.

Hayatın anlamını dert edinen psikoterapistler

Erol Göka varolçu felsefe ve psikoterapilerin iddialarının bilimsel bir şekilde zamana uygun hale getirilmesi gerektiğine inanıyor. Henüz varoluşçu felsefeden elde edilen içgörüler psikiyatriye başarılı bir şekilde uyarlanamadı. Göka psikoloji profesyonellerini hayatın anlamı konusuyla ve insanların bu konudaki çaba ve tıkanmalarıyla ilgilenmeye davet ediyor.

“Kendilerini varoluşçu terapist olarak tanımlamasalar bile birçok psikoterapist hayatın yakıcı pratikleri ve insanla ilgili bilgileri arttıkça varoluşçu olduğunu söyleyecek iradeye sahip çıkmadan insana yardım edilemeyeceğini görecektir” (s. 55).

Yazar hayatın anlamı konusunda görüş bildirmiş kuramcıları eleştiriler bir gözle değerlendiriyor. Bunların başında Freud, Adler, Frankl ve Yalom geliyor.

Hayatın anlamı var mı? – Freud

Freud hayatın anlamı konusunda karışık mesajlar vermiştir. Bunlardan bazıları şunlar;

  • Hayatın anlamı nedir sorusunu yalnızca din cevaplayabilir. Bu bağlamda dinin işlevsel yönünü yadsımıyor Freud.
  • Dinin doğru cevap verip vermediğini bilim tartar.
  • Hayatın anlamını aramak yararsızdır.
  • Hayatın anlamı mutluluktur.

Freud neden bu kadar negatif yaklaşmıştır anlam konusunu fazlaca deşmeye. İnsanlar hayatın anlamını genellikle kriz anlarında sorgularlar. Kastettiği bu olabilir.

Hayatın anlamı var mı? – Victor Frankl

Yaşamında ağır kayıplar vermiş olan Frankl toplama kamplarında hayata anlam katanların kurtulma şanlarının daha yüksek olduğunu görmüştür.

Cesurca hayatın acılarını karşılarsak anlam da kendiliğinden gelir.

Frankl’a göre sevgi hayata önemli bir anlam katar. İnsanı kurtaran ve yaralarını saran şey sevgidir. Acılar ise kaçınılmaz olduğunda bilgi ve bilimcimizi artırma olanağı sağlar. Acılar hayatın anlamını bulabilmek için şart değil. Fakat acılar yaşamda kaçınılmaz ve acılara rağmen de hayata anlam katabiliriz.

Frankl’e göre çağımızın en önemli psikolojik sorunu anlamsızlık ve varoluşsal boşluk. Frankl tüm psikopatolojiyi hayata anlam vermek konusunda yaşanan krizlere dayandırır. Bu nedenle de indirgeyici olarak değerlendiriliyor.

Uğruna çaba göstermeye değecek hedeflerin peşinden koşarken mutluluk kendiliğinden gelir.

Varoluşsal boşluğu üç şekilde doldurabiliriz.

  1. Bir eser yaparak ya da bir iş yaparak.
  2. Bir insanla etkileşime girerek ya da bir şey yaşayarak.
  3. Başımıza gelen acılı hallere karşı bir tavır geliştirerek.

Freud’u bilinçdışına yaptığı vurgu nedeniyle indirgeyici bulan Frankl bireyin manevi boyutunu önceler. Frankl’a göre asıl çatışma bireyin şeytani ve manevi boyutları arasında yaşanır.

Anlam üretemeyen insan kaygı üretir.

Hayatın anlamı var mı? – Yalom

Yalom varoluşçu terapiyi günümüz ihtiyaçlarına uyarlıyor. Fakat tüm psikopatolojileri ölüm korkusu ile açıklamaya çalışması indirgeyici bir üslup. Çalışma şeklinin de tamamiyle psikodinamik olduğunu söylemek mübalağa olmaz.

Yalom’a göre hayatın anlamını aramak yerine, hayat ırmağına dalmalıyız. Anlam sorunu yaşayan danışanlarımızı öncelikle yaşama bağlanmaya teşvik etmeliyiz. Göka bu yaklaşımı gerçekçi bulmuyor.

Günümüzde hayat ve anlam

Terry Eagleton’a göre çağımızda hayatın anlamını daha yoğun olarak sorgulamamızın sebebi hayatın değersizleştirilmiş olması. Boş yere ölümler meydana geliyor. Daha önceleri hayatın anlamı konusunda önemli bir kaynak olan dinin önemi azaldı.

Modernlik hakikatle aramızdaki mesafeyi açıyor.

Din, kültür ve cinsellik eskiden özel alandan çok kamusal alana aitti. Şimdi ise daha çok kitle iletişim araçlarına bırakılmış durumdalar. Cinsellik kamusal alandan çıkınca takıntıya dönüşmeye başladı. Sanat da artık bir kurtuluş kaynağı olarak görülemiyor. Zira şeyleşmiş dünyanın kendisini yansıtıyor. Din ise ya radikalleşiyor, ya da bataklaşıyor. Yerel kültür turizm pazarı haline geldi. Hayatın anlamı bile kazançlı bir endüstriye dönüştü. İnsanın yeni afyonu din değil spor. Alışveriş merkezlerinde amaçsızca dolaşan insanlar görüyoruz.

Yine de tüm anlam sorunlarını modernite ile açıklamaya çalışmak indirgeyici bir tutum olur. Bir fayda da sağlamaz bize. İnsanlar eskiden de hayatın anlamını sorguluyordu. Bizden daha az kaynağa sahiptiler bu konuda. Ama varolan bilgi birikimini kullanma ve ikna olma konusunda daha ileri konumdaydılar. Modernite bizi daha dünyevi hale getirdi. Ama maneviyatı da tamamiyle yok etmedi.

“Hayatın anlamı var mı” sorusuna dini ve ateist cevaplar

Dini ve ateist bakış arasındaki farkı anlamamız için iki türlü hayat arasında ayrım yapmalıyız.

  1. Bizi aşan hayat
  2. Kendi yaşamımız, ömrümüz.

Büyük hayata verdiğimiz anlam ömrümüz için devrişeceğimiz anlam üzerinde etkili olur. Daha tümdengelim bir bakış söz konusu. Peki büyük hayatı anlamsız bulanlar kendi küçük ömürlerini anlamlı bulabilirler mi? Gelin sırayla bazı dinden beslenmeyen önermelere bakalım.

Hayatın anlamı – Dini olmayan bakış açıları

Hayatın anlamını dinde bulmayanların farklı anlam önerileri bulunuyor. Bunlardan bazıları bireyin kendi bencilliğini aşması ve kendi üstünde değerlere yönelmesi üzerine. Bazıları ise kendi benlik doyumu üzerine.

“Madem geldik bu dünyaya en güzel şekilde yaşayalım ve ömrümüze anlam katalım.”

“Hayatın anlamını aramaya çalışmayın. Zira yok. Yaşayın gitsin.”

Stewart-Williams varoluşçuların büyük hayatı anlamsız bulmalarının faydalı olduğunu iddia etmiştir. Böylelikle ömürlerimize özgür bir şekilde anlam bulmaya çalışabiliriz. Williams’a göre evrim insanı özgürce hayatının anlamını belirleyebilecek düzeye yükseltti.

Göka evrimcilerle varoluşçuların aynı düzlemde olamayacağını iddia ediyor. Zira varoluşçular da bireyin biyolojik olarak indirgenmesini kabul etmezler.

Thomas Nagel‘e göre okyanusta birer damlayız. Yaşamın anlamsızlığına rağmen ayakta kalabiliyoruz. Bu bizim gücümüz. O halde yaşamın keyfini sürmeliyiz.

Dr. Klemke hayatın hazır bir objektif anlamı olmadığını, herkese göre anlamın değiştiğini iddia ediyor. Klemke anlam arayışı gibi büyük bir yükü tamamiyle insanın omuzlarına yüklüyor. Ayrıca biz henüz bulamasak da hayatın öznel bir anlamı olabilir.

Terry Eagleton hayatın anlamının neler olabileceği konusunda önermeler sunuyor bir dizi. Aralarında en büyük aday ona göre mutluluk.

  • mutluluk
  • özgürlük
  • güç
  • refah
  • ölüm
  • akıl
  • aşk
  • onur
  • hakikat
  • haz
  • devlet, ulus
  • özveri
  • tefekkür
  • doğayla uyum içinde yaşama
  • dünyevi başarı
  • çevrenin saygısı
  • olabildiğince fazla deneyim

Hayatın anlamı – Dini bakış açıları

Ehli kitap içerisinde farklı görüşler olsa da, hepsi insanı belli amaçlarla dünyaya gelmiş olarak görüyor. Böylelikle dini inancı olanların hayatın anlamını hazır paket olarak aldıkları, bu konuda kafa yormadıkları varsayımı oluşuyor. Oysaki “hayatın anlamı yok, fırlatıldık bu yaşama ve sürdürmek zorundayız” diyenler de kestirmeden gidiyorlar.

Bayram Toksöz Karasu “hayatın çeşitli anlamları maneviyatın yükselişinden doğar” diyor. Göka ise bir bilim insanı ve psikiyatr olarak böylesi bir kestirme cevap ile yetinmenin güç olduğunu dile getiriyor.

Dini bakış açısı hayatın amacını kul olmakla ilintiler.

İnançsızların hayatın anlamı konusunda verdikleri cevapların bir kısmı dindarlar için de geçerli olabilir. Örneğin, inançlılar da hatta belki daha da kolay bir şekilde hayatı bir armağan olarak görerek şükredebilir.

Din bu hayatta huzur, öteki alemde de cenneti garanti etmiyor. Hayatı anlamlandırmak konusunda bireyin yapacağı heykel için balçık sunuyor sadece. Büyük bir anlam kaynağı sunsa da inançlarımız herkes yine de sorgulamalıdır kendi dünyasında. Anlam arayışı bizi hayvanlardan ayıran ontolojik gerçeğimiz. Ayrıca hayatın anlamı kadar nasıl bir iyi hayat sürülmeli konusu da sorgulanmalı.

Anlam sorunları yaşayan insanlar

Hayatın anlamına dini ya da din dışı kestirme cevap verenler, anlam sıkıntısı yaşayan insanları yeterince anlayamayabilirler.

Anlam sorunu yaşayanların başında biyolojik sorunlar yaşayanlar geliyor; zihinsel özürlü, bunama, koma… Bunların arasına şizofreni, depresyon, OKB gibi biyolojik temelleri yüksek olan psikolojik rahatsızlıklar da alınabilir. Kişilik bozuklukları da eklenebilir listeye.

Her şeye aşırı anlam yükleyen evhamlılar, hastalık hastaları, fobikler de bulunur. Diğer yanda ise sürekli anlamsızlık ve yalnızlık çeken insanlar.

Bir de başkalarının hazır olarak sunduğu anlama körü körüne bağlanan kendini özleştiren fanatikler bulunuyor.

İnsan hayatının bir alanında anlam içerisinde, diğer alanında ise anlamsızlık içerisinde olabilir. Tek bir kare ile değerlendiremeyiz insanları.

Anlam sorunları bireyin yaşamına çeki düzen vermesi için yaşaması gereken molalar olabilir.

Hayatın anlamı sorusu oldukça önemli. Ama hiçbirimiz bu konuda sürekli kafa patlatmıyor. Sağlıklı da olmazdı bu. Elbette her anlam sorunu yaşayan insanın psikopatoloji taşıması da gerekmiyor. Anlamsızlık krizleri iyi değerlendirilirse, pozitif getirileri olabilir.

Kaygılar

Varoluşumuz kaygı üretmeye müsait. Biyolojik, çevresel faktörler, geçmişimiz, yetiştirilme tarzımız da eklenince aksiyeteye uygun ortam oluşuyor.

Kaygıların temelinde fani oluşumuz yatıyor. Ölüm yaklaşıyor. Yapılacak şeyler var.

Varoluş kaygısını bastırmak için insanlar genellikle üç yol seçer.

  1. Başka şeylere merak ve ilgi göstermek.
  2. Gevezelik.
  3. Ne yapsam etsem bilemiyorum diyerek yalnızca düşünmek.

Varoluşsal boşlukları doldurma çabası içinde bazı insanlar da güç ve paraya aşırı önem verir hale gelebilirler.

Hayata angaje olmak

Aynı anda hayatın birçok cephesinde mücadele veririz. Bu cephelerin anlam hiyerarşisinde değişiklikler yaşandığında, bir işi tamamladığımızda, dönüşüm süreçlerinde hayata olan angajmanımız azalır.

Günlük hayat içerisinde iken ruh halimiz fark ettiğimiz şeyleri belirler. Bir şeylere meylederiz, ilgileniriz. Neye angaje olmuşsak bizim için anlam oradadır.

Hayata angaje olamadığımız zaman boşluk duygusu hissederiz. Böyle zamanlarda anksiyeteye yakalanmasak bile tadımız kaçar.

Can sıkıntısı hayata angajmanızın azaldığı zamanlarda ortaya çıkar. Yaklaşan bir varoluşsal krizin sinyallerini verebilir bize. Hayat mücadelesi veren insanların canı sıkılmaz.

Otantik olmak

Meşe palamudu meşe olma potansiyelini üzerinde taşır. İnsan meşeden farklı olarak biyolojik programının ötesindedir. Bu imkanı veren dilselliktir. Kelimeleri bilmesi ve anlam vermesi gerekir.

Otantik olmak halislik, hasbilik, sahicilik anlamlarına gelir. Otantik insan hayatta biricik olduğunun, kendisi olması gerektiğinin sorumluluğunun bilincinde insandır.

Otantik birey varoluşundan razıdır. Kendi seçtiği sorumluluklara bağlıdır. Kendi faniliğini kabul ederek elinden geleni yaparak kaliteli bir yaşam sürebilir.

İyi hayat otantik olmaktır.

Otantik olmayan birey nicel olarak birçok şeyle meşgul olabilir. Kendi iç dünyasındaki kargaşayı susturmak için dıştaki kargaşaya katılabilir. Fakat yaptıklarının nitel değeri düşük kalır.

Göka iyi hayat konusunda filozoflar arasında özellikle Kant’ın ödeve dayalı ahlaki eylemleri ön plana çıkaran yaklaşımını benimsiyor.

Erol Göka’nın “Hayatın anlamı var mı” kitabından çıkarılabilecek mesajlar şunlar olabilir;

  • Dünya bize bilgelik mirası sunuyor. Elimizden geldiğince bunlardan yararlanmalıyız.
  • Hakikat arayışında zirve yoktur. Tırmanış sürekli devam eder. Değişen dünyada biz de anlamı sürekli gözden geçirmeliyiz.
  • Hayat sürekli mücadele etmeyi gerektirir. Ama yalnızca mücadele yeri de değildir. Şükran duyacağımız birçok şey var.
  • Hayatı bir armağan ve anlamı da özgürce sunulmuş bir imkan olarak görebiliriz.
  • Hayata angaje olmalıyız. Neyle ilgileniyorsak anlam oradadır.

İlginizi çekebilir: Kitap incelemesiEngin Geçtan “Hayat”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Lütfen buraya adınızı yazın.